YUKSEL.ORG  

TURKISH  

  • Ana sayfa
  • Edip Yuksel
  • Kitaplar
  • Hukuk ve Politika
  • Felsefe
  • Din
  • Normalüstü
  • Dil
  • Çocuklar
  • GÖKKUŞAĞI
  • Konuk Yazılar

  •   
      
    19.ORG
     KİTAP OKUMANIN ZARARLARI
    Edip Yüksel
     
    BEYAN YAYINLARI, 95
    1. Baskı, Şubat/1988
    Dizgi: Nasajans
    Baskı: Doğan Ofset
    Kapak: Aycan Grafik
    İç Düzen: Edip Yüksel
    Çizgiler: Yalçın Turgut
     
    İÇİNDEKİLER
    Sonsöz
    Bir Kitap Nasıl Yazılır
    Zararları
    Yedinci Madde yahut Hipnotik Trans
    Kafalardaki Tavşanlar
    Dokuz Noktayı Birleştirmek
    Yalankolizm
    Beyaz Adam ve Kızıl Adam
    Yayıncılık Nasıl Bir İştir?
    Farklı Düßünmenin Bedeli
    Düşünce Özgürlüğü
    Pantolonlarınızı neden ütülüyorsunuz
    Olanaklı, Olanaksız
    İnanç Sömürüsü
    Elektronikleştiremediklerimizden misiniz?
    "Babba Bana da Biy Bilgisayay al"
    "Kahrolsun İşçiler, Yaşasın İşsizler"
    Şeytan Dörtgeninde Köpekbalığı Saltanatı
    Reklamcılık ve Gazetecilik
    İnsanlar Kanatlı Olsaydı
    Bir Yayla Öyküsü
    Kertenkeleleşmek
     

    Aşağıdaki makaleler Edip Yüksel'in 1988'de yayımlanan Kitap Okumanin Zararları adlı kitabından alıntılardır. Kitabın tümünü 19.org'da bulabilirsiniz.
     

    KAFALARDAKİ TAVŞANLAR

    Saf kalpli bir köylü, cinci hocaya muska yaptırmaya gider. Köylünün derdi büyüktür. Sevdiği kız kendisine iltifat etmemektedir. Öteden beri adını bildiği ve hünerlerini işittiği muhabbet muskasını yaptırmak ister. Hoca, her zamanki usta sahtekarlığıyla nazlanır. Köylü üsteledikçe nazlanmaya devam eder. Sakalını sıvazlayarak muskanın pek pahalı olduğunu söyler. Cinlerin muska işine zam yaptıklarını ve en az iki altın istediklerini üzüle büzüle anlatır. 

    Bizim gariban için pek büyük bir para olmasına rağmen, kara sevdanın pembe sarhoşluğuyla kabul eder ve iki altını peşinen öder. Hoca da kendisine üç muska verir. Birisini kaynatıp suyunu içecek, ikincisini boynuna asacak, üçüncüsünü de sevdiği kızın kapı eşiğine gömecek... 

    Kimseye görünmeden gece yarısından sonra uygulayacağı bu eşiğe muska gömme işlemi zorlu bir iştir. Hani bir görülse, hesapta hırsız zannedilip postu deldirmek de var. Fakat, mecnunu çöllere düşüren, Ferhat'ı dağlara çıkaran  aşk hastalığı ne gece dinler, ne tehlike!.. Köylü muskacı hocaya dualar ederek ayrılır. 

    Ne var ki, daha kapıdan çıkmadan hoca kendisine önemli bir uyarıda bulunur: "Sakın ha!" der, "muskayı eşiği gömerken aklına tavşan getirmeyesin. Uğursuz hayvandır!" Köylü, tavşanı aklına getirmeyeceğine söz verir. 

    Bizimki ertesi gece, birinci muskayı kaynatıp suyunu içtikten, ikincisini de boynuna astıktan sonra, elindeki üçüncü muskayla sevdalısının evine yönelir. O gece muskayı eşiğe gömmek zorundadır. Ne var ki, bir türlü hocanın tembihlediği tavşanı aklından çıkaramamaktadır. Uğursuz hayvan, kene gibi beynine yapışmıştır. Unutmak istedikçe tavşan direnir. 

    "Gözünü seveyim tavşan, benden beş dakikalığına ayrıl" diye yalvarıp yakardığı halde hayvanoğlu tavşan aldırmaz. Bizimki tavşanla tartışa tartışa muskayı kızın evinin eşiğine gömer. Tavşana rağmen bir kaza veya bela çıkmaz. 

    Günler, haftalar, hatta aylar geçer. Muskanın bir etkisi görülmez. Bizimki muskaya olan inancını sarsmamak için direndikçe direnir. Amma, sevdalısının bir başkasıyla nişanlandığını işitince çılgına döner. Doğruca cinci hocaya hesap sormaya gider. 

    Hoca, köylüyü önce bir teskin eder. Sonra muskaları sorar. Birincisi talimata uygun olarak kaynatılıp suyu içilmiştir. İkincisi boyna asılmıştır. Üçüncüsü de gizlice eşiğe gömülmüştür. Her şey usulüne uygun yapılmıştır. Nihayet sıra tavşana gelir: 

    "Sakın ha, muskayı eşiğe gömerken tavşanı aklına getirmiş olmayasın?!" 

    Köylü şaşkın ve suçlu bir edayla itiraf eder: 

    "O uğursuz tavşan birsaniye bile aklımdan çıkmadı ki.."        Hocanın "defol" sözüyle dışarı kaçan zavallı köylü, pür hiddet arkasından savrulan tavşanlı sözleri ömür boyu unutamaz: 

    "Sana dememiş miydim, tavşanı aklına getirmeyeceksin,tavşan uğursuz hayvandır, işini bozar diye?.. Bre kafasız, sana dememiş miydim?!" 

    Halkımızın beynine sokulan uğursuz tavşanların sayısı pek çoktur. Kasıtlı ve kasıtsız olarak üretilen cins cins tavşanlar, insanımızın sağlıklı düşünmesine engel olmaktadır. Beyinlerde biriken bu rengarenk tavşanlar zamanla bilinç altına gizlenmekte ve tedavisi çok zor düşünce sapmalarına, kompleks davranışlara yol açmaktadır. 

    *** 
    Beyninde fazla tavşan taşımayan temiz kalpli bir genç, cami avlusunda satılan bir teyp kasetine kulak verir. Öfkeli bir hoca, çatallı ve yırtık bir sesle avazı çıktığı kadar bağırmakta, mangalda kül bırakmamaktadır: 

    "Vallahi de zinadır. Billahi de zinadır. Her kim bir kadının kalktığı bir koltuğa, kadının sıcaklığı geçmeden oturursa zina işlemiş gibi olur. Sakın ha, otobüslerde kadınların terkettiği koltuklara hemen oturmayınız. Vallahi de zinadır, billahi de zinadır!" 

    Daha önce, kadınların koltuklarda bıraktığı sıcaklıktan hiçbir zaman cinsel haz almayı aklına getirmeyen bu temiz kalpli gencin kafasına o andan itibaren sıcak bir dişi tavşan yerleşir. Otobüste, minibüste her ne zaman kadınlardan bir yer boşalsa bu dişi tavşan sırıtmaya başlar. Koltuğun soğumasını beklerken çoğu zaman bir başkasına kaptırır. Bazen de soğuduğuna kanaat getirip te oturursa hocaefendinin beynine sokmuş olduğu dişi tavşan hiddetle ortaya çıkar ve tavşan diliyle "vallahi de zinadır, billahi de zinadır" demeye başlar. Kimi zaman oturduğu yerden şeytan çarpmış gibi sıçrar. Kimi zaman da tavşana inat, gittikçe ısınmaya başlayan koltukta cinsel fantaziler kurar. 

    Bazı kişilerin beyni, bu dişi tavşan için iyi bir üreme çiftliği olur. Erkek tavşanların iştirakiyle gittikçe üreyen bu tavşanlar, o kişiyi tümüyle bir klinik vaka haline getirirler. Kadınların yürüdüğü yoldan yürümemek, kadın sesi işitince kalbi hop hop atmak gibi davranışlar, o kişiyi, kadınlardan kaçan bir kadın düşmanı haline getirebilir. 

    Çatallı ve yırtık sesli vaiz, dört bir yanda satılan vaaz kasetleriyle her gün binlerce, onbinlerce temiz kalpli gencin kafasına dişi tavşanlar sokarak hem şöhret ve hem de bol sevap kazanır. 

    *** 

    Olaya tek taraflı bakmazsak, tavşan üretiminde televizyonun, kitapların ve basının çok daha başarılı olduklarını göreceğiz. Günümüzde 6-7 yaşlarından başlayarak çocukların kafasına sürekli tavşanlar yerleştirilir. Erkek tavşanlar, dişi tavşanlar... Yeşil tavşanlar, kızıl tavşanlar... Beyaz tavşanlar, kara tavşanlar... 

    Günlük hayatımızda kullanmak zorunda kaldığımız bir çok ifadeye yakıştırılan ikinci anlamlar, kişinin elinde olmadan birinci anlamın yanında göz kırpar. Genellikle kinayeli sözler ve mecazlarla insanların beynine sokulan bu tavşanlara bir kaç örnek vermek isterdim. Fakat o tavşanlardan habersiz olanların olabileceğini düşünerek, bu tavşanların üremesine yardımcı duruma düşmekten çekindiğim için örnekler vermeyeceğim. Ancak, halkımızın kafasına yerleştirilen tavşan türlerine bir kaç örnek vereyim: 

    Cinsel tavşanlar 
    Ruhban tavşanlar 
    İdeolojik propaganda tavşanları 
    Rüşvet parolası, bukelamun tavşanlar 
    Mistik tavşanlar 

    ........................... 

    Kendinizi bir yoklayınız. 
    Acaba bu tavşan türlerinden kaç tanesi kafanızda saklambaç oynuyor? 

    *** 

    Tüm tavşanların zararlı olduğunu söylemek yanlış olur. Yararlı tavşanlar da vardır. Mesela fikir özgürlüğünün olmadığı ülkelerde propagandacı veya postacı tavşanlar, ezilen halkların mücadelesinde önemli yer alırlar. Savcılar ve yargıçlar tarafından yakalanması hemen hemen imkansız olan propagandacı tavşanlar, ustalıklı sıçrayışlarıyla sözde demokratik ülkelerin ezilen insanlarına bazen arslanlardan daha fazla yararlı olur. Zira, arslan yakalama konusunda gayet becerikli olan baskıcı yönetimlerde arslanlar ya hapishanelerin kafeslerinde dolanmaya ya da sıkı gözetim altında bulunmaya mahkum olurlar. Propagandacı tavşanlar ise gerek ele avuca sığmaz manevralarla ve gerekse hızlı üreme yetenekleriyle; polisleri, yargıçları, şahları ve padişahları şaşkına çevirirler. Hele arslanlarla el ele, omuz omuza ortaya çıkan tavşanlar, baskıcı yönetimlerin başına başa çıkılmaz bir belâ olabilirler. 

    Eğer ülkenizde düşüncenizi, inancınızı özgürce açıklayamıyorsanız, hiç beklemeden propagandacı ve haberci tavşanlar yetiştirmelisiniz. Örnek mi istiyorsunuz? Öyleyse şu paragrafın bile bir tavşan olduğunu size söyleyeyim. Yakalayabilirseniz yakalayın! 
    Kafalara zararlı tavşanların sokulmayacağı ve yararlı tavşan üretiminin gerekli görülmeyeceği ileri ve özgür bir toplumun özlemiyle... 

    KERTENKELELEŞMEK

    Yoktun. 

    Yüz sene önce, bin sene, yüzbin sene, milyon bin sene önce yoktun. Yok olduğunu da bilmiyordun, çünkü sen yoktun. Hiç bir insan da senin "yok" olduğunu bilemezdi. Hatta senin yokluğun o zamanlar söz konusu bile olamazdı. Sen yoktun ki yokluğun veya varlığın sözkonusu olsun. 

    Doğdun. 

    Daha doğrusu, belli bir zamanda ve belli bir mekanda doğan bir çocuk "sen" oldu. Sen kimdin? Sen seni daha bilmiyordun. Sadece bir cıyaklıyor, bir uyukluyordun. Erkek mi kız mı olacağını sen belirlememiştin. Doğduğun tarih ve yer sana sorulmamıştı. Kaç yüzbin sene önce Habeşistandaki bir mağarada doğabilir miydin? Babil'in asma bahçelerini sulayan bir bekçinin oğlu, yahut Fenikeli bir çömlek tüccarının torunu olabilir miydin? 2279 yılının kıyamete yakın aylarında, Karadenizin ortasında 15 milyonluk bir deniz kentindeki mütevazi bir gökdelenin 87. katında dünyaya merhaba diyebilir miydin? 

    Babanı ve anneni sen seçmemiştin. Onlar da seni seçmemişti. Doğduğunda görüp tanıdılar seni. Sen de seneler sonra tanıdın onları. Zengin çocuğu mu, yoksa fakir çocuğu mu olacağın önemliydi, ama bu da senin elinde değildi. 

    Doğdun. 

    Üstelik bir insan olarak doğdun. Hani bir tarla faresi olarak da varlık alemine doğabilirdin. Yahut kapkara bir hamam böceği, yahut ta sevimli bir kertenkele... Bunlardan hiçbiri olarak doğmadığın kesin. Neden doğdun, niçin şu zamanda bu mekanda, filancanın çocuğu, falancanın kardeşi oldun? Neden kertenkele oldun veya olmadın? Tüm bu sorular, sorsan da sormasan da seninle beraber doğmuş oluyor. Soruları düşünmemek soruları öldürmez ki... Sorunları çözmemek sorunları ortadan kaldırmaz ki... 

    Şöyle veya böyle niçin doğduğunu merak etmeden yaşadın, yaşadın. 

    Büyüdün. 

    Okudun veya okumadın, köylü veya şehirli oldun, evlendin veya evlenmedin. Belki korkak, belki cesur oldun. Belki zeki, belki kalınkafalı oldun. Belki pazarda hammal,belki kasabada kaymakam oldun. Belki belediyede memur, belki başbakan oldun. Belki hırsız, belki gardiyan oldun. 

    Büyüdün ve mutlaka bir şeyler oldun. 

    Belki çoluk çocukla oyalandın, belki sokak sokak aval aval dolandın, belki her gün milyonlarca lira kazandın, belki üç beş kuruş için çırpındın, paralandın. Belki kitapların arasında geceledin, belki de içki masasında sabahladın. Belki kuş gibi süzüldün, belki yılan gibi süründün. 

    Oyalandın yahut dolandın, kazandın yahut paralandın, geceledin yahut sabahladın, süzüldün yahut süründün. Ama herkes gibi dünyayla birlikte güneşin etrafında bedavadan birkaç tur attın. Belki yirmi, belki otuz tur. Belki altmış, belki yetmiş tur... Ve sen iyi bilirsin ki bu yolculuğu ilanihaye sürdüren yoktur. 

    Son istasyona yaklaştın. 

    İnişe geçtiğinin farkındasın. Turların sayısına paralel olarak ortaya çıkan incecik fenerler, sana son istasyonu hatırlatırlar beyaz beyaz... İlk başta görmemezlikten gelirsin bu uğursuz trafik işaretlerini. Hatta dayanamayıp sökersin yerinden bir kaç tanesini... Ancak gün gelir sökmekle başedemezsin, siyaha, yahut kumrala boyamaya çalışırsın. 

    Beyaz beyaz alevlenen sadece saçların değildir. Tüm vücudun için için yanmaktadır. Vücudunda başgösteren arızalar gün gelir tamir edilemez olur. Tamirciler, sana sahte umutlar verirler... Kesip biçer, söküp takıştırırlar. 

    Nihayet, beklemediğin gün gelir. 

    Halbuki hayatın boyunca hep beklemiştin. Büyümeyi, okul bitirmeyi, başarılı olmayı, iş güç sahibi olmayı, evlenmeyi, çoluk çocuk sahibi olmayı, çocuklarının büyümesini, okul bitirmesini başarılı olmasını... Hep beklemiştin, önce kendin için, sonra çocukların için! Daha uzun yaşadıysan bu sefer aynı şeyleri torunların için... Ama hep bekledin. Bir beklediğin gerçekleşince başka bir şeyleri bekledin... Beklemekle geçti hayatın... 

    Çok gariptir ki yüzde yüz karşılaşacağını bildiğin şeyi hiç beklemedin. Düşünmek bile istemedin. Son istasyona yaklaştığını hissettikçe trene daha bir yapıştın. Kiradaki evlerine ve dükkanlarına zam üstüne zam yaptın. Bankadaki paralarını daha da çoğaltmanın hırsıyla geceleri uykunu kaçırdın. Yoksullara yardımı düşünmedin. Bazan üç beş kuruşu yahut eskimiş bir elbiseyi verdinse de minnet ettin. Yoksulu küçük gördün, kendini yücelttin. 

    Son istasyona varan arkadaşlarının ve akrabalarının gidişini hüzünle seyrettin. Arada bir bu ayrılışlar olmasa son istasyonu aklına hiç getirmeyecektin... Trenin son düdüğünü çalacağı günün korkusuyla komplekslere girdin. Bunaldın, çevrendekileri bunalttın. 

    Sonunda herkes gibi ÖLDÜN 

    Niçin doğduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, hayatın gerçek amacını, ölümün anlamını ve ölümden sonrasını merak etmeden bu dünyaya gelip gittin. Hamam böceği, kertenkele ve evinde beslediğin minnoş kedi de yaşamları boyunca bunları merak etmediler. 

    Senin onlara, yahut onların sana hayli benzediğini söylesem bunun sebebini de merak etmezsin sanırım! 

    İNANÇ SÖMÜRÜSÜ

    1650 yıllarında, bir grup Hollandalı, o günün koşullarıyla dünyanın öbür ucu denilebilecek uzaklıktaki Güney Afrika'ya gelerek yerleştiler. Amerika'yı kan ve zulümle işgal eden Avrupalı, Güney Afrika'da değişik bir metod izlemişti. Kendilerine "Afrikanerler" denilen bu beyazlar, Güney Afrika'nın yerlilerini kızılderililer gibi öldüreceklerine, yaşatmayı denediler. 

    Güney Afrika'daki ırkçı yönetime karşı verilen mücadelenin önde gelen isimlerinden Rahip Desmond Tutu, beyazların bu hümanistçe davranışlarını şöyle özetliyor: 
     

    "Topraklar bizimdi. Beyazlar, ellerinde Kutsal Kitapla bize geldiler ve dediler ki: 'Gözlerimizi kapayalım, dualarımızı okuyalım!' Gözümüzü açtığımızda gördük ki onlar toprakları almışlar, bize de Kutsal Kitabı bırakmışlar."
    İnanç sömürüsünü bu kadar veciz cümleyle ifade etmeyi elbette, bu sömürünün acısını yüzyıllarca çekenler becerir. 

    Rabbani dinlerin ruhbanlarca dejenere edilmesi sonucu korkunç zulümler işlenmiştir ve işlenmektedir. Para ve iktidar hırsıyla, papazların tarih boyunca, çevirdikleri dolapların ve işledikleri cinayetlerin haddi hesabı yoktur. 

    Örneğin, papazlar, kilisenin içinde inşa ettikleri gizli düzeneklerle uzun süre hristiyan halkı kandırabilmişlerdir. Kilise içine gizledikleri ustalıklı düzenekler yoluyla, yakılan dilek mumlarının ısısıyla ve papazın bir kol indirmesi şartıyla otomatik olarak açılan kapılar, duanın kabul edildiğinin kanıtı olarak empoze edilmiştir. Kısa bir süre sonra, cahil halk, kiliseye yaptığı bağışla orantılı olarak duasının kabul olduğunu zannetmiş ve kliseyi büyük bir servete kavuşturmuştur. Ayrıca cennet anahtarlarının satılması ve afaroz adı verilen kurumun işletilmesi, bu sömürünün boyutlarını açıklar sanırım. 

    Ruhbanların ve papazların bu maddi ve manevi sömürüsünden sözeden Kur'an-ı Kerim, bizi uyarmakta ve onlar gibi davranmamamızı öğütlemektedir. 

    Kur'an'ın tüm ikazlarına rağmen, Hristiyan alemindeki inanç sömürüsü bizde de uygulanmıştır. Bu sömürü için sakal, sarık, türbe, uydurma kerametler ve dini ünvanlar birer araç olarak kullanılmıştır. 

    Garibanı ezen, fukarayı cezalandıran, baskı zulüm ve işkenceyle bilim adamlarını sindiren krallar, şahlar ve padişahlar; bu zulümlerini Allah adına yapagelmişler ve dalkavuk din adamları aracılığıyla "kral veya padişah zalim bile olsa kendisine itaatın farz olduğunu" propaganda ettirmişlerdir. 

    Beri yanda, 

    Demokrasiye inanmış vatandaşların bu demokratik inançlarını sömüren politikacıların, politika sahnesinde çevirdikleri fırıldak, normal bir demokratın hayal gücünü aşan manevralarla dönmektedir. 

    Demakrasi havarilerinin ve politika papazlarının, demok rasi maskesi altında yürüttükleri çok yönlü sömürü, "ya demok rasi, ya diktatörlük" seçenekli tehditler arasında devam eder. Demokratik sömürüye alışmış halk, aç ve çıplak kalsa da, evi başına yıkılsa da, kerameti kendinden menkul bu düzenin deva mı için dua edecektir! 

    Öte yanda, 

    Marksizme iman etmiş toplulukların da bu inançlarıyla sömürüldükleri, devletleşen patronların diktatörlüğünde birer köle gibi çalıştırıldıkları, artık gizlenemeyen bir gerçektir. Bu düzenlerde, kölelerin uyanmaması için arada bir taktikler değiştirilmekte veya geçmişin putları ve uygulamaları eleştirilmektedir. 

    İnanç sömürüsü insanlık tarihinin en büyük dramıdır. 

    Ve bu sömürünün ortadan kalkması, dinin SADECE ALLAH'a ait olması koşuluna bağlıdır. 

    Ahiret endişesine ve Allah inancına yer vermeyen beşeri dinler, daha başında, bu inançsızlıklarıyla, "sömürücü" bir karaktere sahip olurlar. Allah ve ahiret inancına sahip olmadığı için, tüm beşeri sistemlerin genetik yapısında sömürü ve zulüm mevcuttur. Bu sistemler yaşlandıkça, yapılarındaki gizli kötülükler bir bir ortaya çıkmaktadır. 

    Allah'a ve ahirete içtenlikle inanmıyan bir insanın "güvenilir ahlaki değerlere" sahip olması olanaksızdır. Allah'a ve ahiret hayatına inanmayanlar her ne kadar insanlıktan ve erdemlerden söz etseler de onların ahlaki anlayışlarını incelediğinizde bir "egoizm ve pragmatizm" canavarıyla karşılaşacaksınız. 

    Kişiye ve koşullara göre bukelamun gibi renkten renge giren bu canavar, fırsatı yakalayıncaya kadar gayet masum ve sevimli gözükür. Genetik yapısında bu canavarı besleyen kişi, genellikle bu canavardan habersizdir. Kendisini gayet idealist ve iyiniyetli görmesi bile bu canavarın gizlenme taktiklerinden birisidir. Canavar, gizlendikçe gelişmekte, geliştikçe gizlenmektedir. 

    Nitekim, 

    Fakir halkın sırtından milyarlarca dolar servete sahip olanlar, yahut iktidarları için binlerce insanı katledenler, içlerindeki bu canavarları görmemekte ve kendilerini dünyanın en iyiliksever insanlarından birileri olarak zannedebilmektedirler. 

    Ancak, müminler için bu canavar gizli değildir. Müminler, herşeyden önce bu canavarın varlığını kabul ederler. Zaten bu ön kabul, canavardan kurtulmanın ön koşuludur. Müminler, üstelik, canavarı etkisiz hale sokacak zincirlere sahip tirler. Ahiret hayatında yaptıklarının zerresinden sorumlu olaca ğını kuşkusuz bir imanla bilen birisi, elbette Yaratıcısının emir lerini, dünyadaki yararına aykırı da olsa uygulamaya çalışacak tır. 

    İslam toplumlarında din sömürüsü, Allah ve ahiret inancının zayıfladığı, Kur'an'ın muskacılar elinde bir aspirin veya bir ölüler kitabı haline getirildiği, hurafe ve hikayelerin yaygınlaştığı dönemlerde, doğru orantılı olarak artmaktadır. Bu dönemlerin en belirgin özelliği de insanların putlaştırılmasıdır. 

    OLANAKLI, OLANAKSIZ
     
    Marangoz olsaydınız bu şekillerden hangisini yapmayı tercih ederdiniz? 

    Hoşunuza giden herhangi bir şekli seçerseniz yanılırsınız. Zira bunların hiçbirisini yapamazsınız. İki boyutta varolan bu şekillerin üç boyutta varolmaları mümkün değildir. Yani bu şekiller, soyut olarak mümkün; ancak somut olarak namümkün!... 

    Mümkinat ile namümkinatı çoğu insan birbirinden ayırdedemez. Kimi insanlar, bazı olabilirlikleri olanaksız kabul ederken, kimileri de bazı olanaksızları olabilir zannetmektedir. 

    Olanaklı ile olanaksızı birbirinden ayırma yeteneğindeki zaaf, çoğu insan için problemler oluşturur. Bu temyiz (ayırdetme) zaafı, kişinin bazen yanlış ideolojilere saplanmasına bile neden olabilir. 

    Tıptan ve biyolojiden anlamayan Şaban efendi, tıbbın birçok hastalığa çareler bulduğunu, kalp, böbrek ve göz gibi organların naklinin başarıyla yapıldığnı duyunca, gelecekte ölüme de çare bulunabileceğini sanabilmektedir. 

    Uzay teknolojisindeki gelişmeleri hayranlıkla izleyen Şaban efendi, Ay'a ayak basıldıktan sonra, yakın gelecekte Güneş'e de ayak basılabileceğine inanabilmektedir. 

    Robot ve bilgisayar sanayisindeki hızlı gelişmeleri hayranlıkla izleyen Şaban efendi, insan gibi düşünen, hisseden ve üreyen robotların günün birinde imal edileceğine ihtimal verebilmektedir. 

    Bilim ve teknoloji açısından geri kalmış ülkelerin kişilik bakımından azgelişmiş aydınları ve yazarları genellikle birer Şaban efendidir. Bu efendiler, daha önce olanaksız sandıkları birçok şeyin gerçekleştiğini görünce hayret ve dehşet içinde kalmakta ve temyiz yeteneklerini yitirmektedirler. 

    Niteliğini ve boyutlarını kavrayamadıkları bilim ve teknolojiyi, Alaaddin'in sihirli lambası zannederler. Bu sihirli lambanın yapamıyacağı hiçbir şey yoktur! 

    Şaban efendileri, allame-i cihan olarak tanıyan zavallı vatandaşlar da onların entellektüel rüzgârlarına kapılarak Şabanlaşırlar. 

    Vatandaşları Şabanlaşan ülkelerde, politikacıların da ellerinde Alaaddin'in sihirli lambaları bulunur. Birkaç köprü, birkaç baraj ve üç beş montaj fabrikası yaptıktan sonra 2000 yıllarında Japonya'ya ulaşmak yahut çağ atlamak; askeri darbeler kadar olağan ve televizyonda yalan söylemek kadar kolaydır! 

    Şabanlaşan vatandaş, defalarca hayal kırıklığına uğramasına rağmen, temyiz yeteneğini yitirdiği için her seferinde bir başka kaval çalanın ardına takılır. Şabaniye ülkesinde hayal ile gerçek, doğru ile yalan, olanaklı ile olanaksız çağdaş uygarlık sahnesinde sarmaş dolaş dansederler. 

    Rakkaz-zücacetü ve rakkal-hamru 
    Teşabeha ve teşakelel-emru! 

    İnceldikçe inceldi kadeh ve inceldikçe inceldi şarap 
    Benzeşince zorlaştı iş, karıştı birbirine gerçekle serap! 

    Şarapla kadehi birbirine karıştıran ve şarabın kadehsiz olarak uzayda donup kaldığını zanneden sarhoşun probleminden daha zordur Şaban efendinin problemi. 

    Buna rağmen 

    Kimi ülkelerde hükümetleri Şabanlar kurar, Şabanlar yıkar. Televizyonlarda Şabanlar konuşur, gazete köşelerinde Şabanlar yazar. 

    Bu ülkelerde olanaklı şeyler olanaksız, olanaksız şeyler olanaklıdır. Yolcunun da sarhoş hancının da sarhoş olduğu bir handa, kadehler kırılmadıkça yahut şarap tükenmedikçe ayılmak olanaksızdır! 
     

    PANTOLONLARINIZI NEDEN ÜTÜLÜYORSUNUZ?

    Evet, pantolonunuzu neden ütülüyorsunuz? Bu soruyu belki ilk anda yadırgayacaksınız. "Hoppala bu da nerden çıktı?" gibilerden şaşıracaksınız, anlamsız göreceksiniz. Hatta siz, dünyada ve ülkemizde yüzlerce önemli sorun varken, bu tip "eften-püften" konuların gündeme getirilmesinin pek sorumsuzca bir davranış olduğunu dahi ileri sürebilir ve bana gücenebilirsiniz. Belki de tam tersine, bu sorumuzun önemli meselelerle alakalı olabileceğini düşünerek şu satırları okumaya devam edeceksiniz. 

    Evinizde ütünüz varsa pantolonunuzu arada bir ütülüyorsanız benim size yönelttiğim soru hiç de önemsiz değildir. Hele, hele konuyu çok basit bulduğunuzdan dolayı sorumuzun önemsizliğine karar vermişseniz kendinizi de suçlamış olursunuz. Zira, pantolonlarınızı ütüleme davranışınızı önemsizleştirdiğiniz ölçüde benim sualim önem kazanmaktadır! Nasıl mı? Açıklayacağım. 

    Önce meselenin gayet basit ve önemsiz olduğunda anlaşıyoruz. Siz böyle iddia etmiştiniz ben de kabul ettim. Şimdi sıkı durunuz ve şu daha önemsiz sorularıma cevap veriniz: 

    -Bu önemsiz iş için satın aldığınız ütüye maaşınızın kaçta kaçını verdiniz? 
    -Ütünüzün aylık elektrik harcaması ortalama ne kadardır? 
    -Elbiseleri ütülemek, sizin veya hanımınızın ayda kaç saatini almaktadır? 
    -Ütünüz hiç kazaya sebep oldu mu? Mesela sizin veya çocuğunuzun bir yerini yaktı mı? Yahut gömleğinizi, pantolonunuzu hiç kavurdu mu? 
    -Ütülemenin kumaşın daha çabuk yıpranmasına sebep olduğunu biliyor musunuz? 

    Ve esas sorumuza geldi sıra: 

    -Bu işi neden tekrarlayıp duruyorsunuz? 

    Ben bu soruyu ilk defa geçen gün benimle aynı koğuşta kalan namazlı niyazlı bir mahkuma yönelttim: 

    -Dayı, pantolonu terzihanede mi ütüledin? 
    -Hayır, döşeğimin altına koymuştum da... 
    -Peki, dışarıdayken pantolonunuzu ütüler miydiniz? 
    -Tabii, sürekli... Hiç ütüsüz pantolon giymezdim. 
    -Ama neden? 

    İşte bu soruyu hiç beklememişti. "Neden?", "neden?" diye tekrarladı birkaç kez kendi kendine... Anlaşılan şimdiye kadar bu davranışın nedenini düşünmemişti. Cevap arıyordu. Nihayet, kayıp cüzdanını bulmuş gibi atıldı: 

    -Temizlik için. 

    -Demek temizlik için! Ve temizlik te "imanın yarısı" olduğuna göre ütü de bir ufaktan imanın gereği öyle mi! Yahu dayıcığım ütünün temizlik ile ne alakası var? Yoksa deterjanla, sabunla mı karıştırdın? Elbiseler ütüsüz olunca kirli mi oluyor? 

    -Yani demek istiyorum ki ütü kırışıklıkları düzeltiyor. Güzel oluyor. Hem zevkler ve renkler tartışılmaz. 

    -İyi güzel de dayıcığım, elbisenin kırışması, kumaşın kalitesine, cinsine bakar. Pamuktan yapılmış bir kumaşı ütülesen de giydikten sonra bir saat içinde kırışır. Zevkler tartışılmaz diyorsun. Kabul. Her insanın farklı farklı zevk anlayışı olabilir. Ama bana açıklayabilir misin, pantolon ütülemek bir zevk meselesi mi? Neden yüz milyonlarca insan hep aynı zevki paylaşıyorlar? Pantolon ütülemenin verdiği zevk ne biçim bir zevk ki herkes bunda ortaklaştı? Hadi şu soruma cevap ver: Diyelim ki ütüyü pantolonunun kırışıklığını gidermek için yaptın peki neden kumaşı katlayarak boydan boya birer çizgi çiziyorsun? Belden başlayıp paçalarda biten bu ütü çizgilerinin ne yararı var sana? Hem neden hiç üçer çizgi çekmiyorsun? Yahut enlemesine çizgiler çizmiyorsun? Ben şimdi pantolonumun her bir ayağına, beş santim arayla boydan boya üçer çizgi çeksem sen bana bunun nedenini sormayacak mısın? Hatta alay konusu yapmıyacak mısın? Ben de buna karşılık "Keyfim böyle istiyor, hoşuma böylesi gidiyor" diyebilirim; ama sizin de böyle bir bahane ileri sürmeniz inandırıcı olmaz. Zira kendinize has bir zevk anlayışıyla bağımsız olarak ütülemiyorsunuz. Kalabalıklara kapılıp gidiyorsunuz. Hem zevkler, insan hayatı boyunca mutlaka değişiklikler arzeder. Mesela, bir kişi hayatı boyunca saçlarını bazen sağa, bazan sola, bazan arkaya tarar, kimi zaman ortadan ayırmaktan hoşlanır, gâh uzatır gâh kısaltır. Ama her ne hikmetse pantolon ütüleme hevesi okul çağında başlar mezara kadar aynen devam eder! Bu ne müzmin ve ne de umumi bir zevktir! Tekrar soruyorum: Pantolonunuzu niçin ütülediğinizin gerçek sebebini mahzuru yoksa söyler misiniz? 

    Dayı, kolay kolay beni atlatamayacağını galiba anlıyor ki mantıki bir bahane bulur: 

    -Ütüsüz pantolon diz verir de ondan. 

    -Doğru. Ütülü pantolon daha az diz verir. Çünkü ütüsü bozulur korkusuyla serbest hareket edemezsin, namazda secdeye giderken dizlerini hafifçe yere değdirirsin ve arada bir ütüsü bozulmasın diye pantolonunu çekersin. Kısacası ütülü pantolon, ayağında kartondan bir boru gibi seni cendereye alır. Haydi söyle, pantolonunun ayaklarına ütü ile çizdiğin iki çizgiyle kendini sebepsiz yere sınırlandırmanın ne anlamı var? 

    Dayı, artık sıkılmıştır. Soruma cevap yerine teslimiyyet ifade eden bir soruyla karşılık verir: 

    -Ne istiyorsun benden? 

    -Hiiç, sadece pantolonunuzu niçin ütülediğinizi... 

    Dayı düşünür, düşünür. Benim bu acaip merakımdan kurtulmak için Pantolon ütülemesinin gerçek nedenini tek kelimeyle açığa vurur: 

    -Mecburiyet, yani mecburum. 

    Kendisine buna neden mecbur olduğunu sormama gerek yoktu. Çünkü biliyordum bu mecburiyetin neden kaynaklandığını... 

    *** 

    Pantolonunuz ütülü ise bana kırılmayınız. Zira bu "neden ütülüyoruz?" sorusunu geçenlerde bir tesadüf eseri kendi kendime sorup üzerinde düşünmeseydim belki tahliye olduktan sonra ben de pantolon ütülemeye devam edecektim. Hem de niçin ütülediğimi, yararını ve zararını düşünmeden, bilmeden... 

    Acaba ütü, bir israf, gösteriş ve tüketim toplumu olan Batı'nın bir modası olmasın mı? Tıpkı kimi ülkelerde resmiyet bile kazanan kravat gibi... Yaygınlaşmış ve süreklilik kazanmış şanslı modalardan... 

    Bir sorunuz kendinize, çevrenizdeki tanıdıklara, yahut sokakta karşılaştığınız herhangi bir beyefendiye, sorunuz "neden ütülüyorsunuz?" diye... Alacağınız cevaplar çok ilginç olcaktır. Hele, bu damdan düşme sorunuzdan dolayı karşılaşacağınız tepkinin ortak karakterini iyice gözleyin. Pantolonlarını ütüle melerine makul bir sebep bulamamanın tedirginliğini hisse deceksiniz muhatabınızın söz ve mimiklerinde. Çekinmeyin, üstüne üstüne gidin, sıkıştırın karşınızdakini ve dilinin altında gizlediği baklayı çıkartınız. 

    "Temizlik" derse, inanmayın. "Diz bırakmıyor" diye bir bahane ileri sürerse tatmin olmayın. "Zevk meselesi" deyip tartışmayı kesmek dilerse, zevklere örnek vererek, zevkin tanımını yaparak kabul etmeyin. 

    Pantolonu boydan boya çizgili beyefendiden (bu beyefendi bizzat kendiniz de olabilir) sonunda ünlemli bir itiraf alacaksınız. 

    "Herkes ütülüyor da onun için!." 

    İşte deminden beri aradığımız cevap... 

    "Herkes" "herkesten" etkileniyor. Peki, pantolon ütülemeyi ilk icad eden ve bunu modalaştırarak insanların başına iş çıkaran uyanık ve uyanıklar "herkesi" nasıl bu derece etkiledi? Bunun sırrı nedir? 

    Modalara karşı aşırı allerjileri olan ve söz sırası gelince moda aleyhinde acımasızca konuşan bizlerin bu ütü, kravat gibi yararsız alışkanlıkların neden israrlı takipçileri olduğunu neyle açıklayabiliriz? Dahası, bizlerin karşısına ütüsüz pantolonla yahut kravatsız çıkanlara hor bakmaya, gözle yahut sözle eleştirmeye hakkımız var mı? 

    Sakın yanlış anlamayın beni. Size pantolon ütülememenizi söylemiyorum. Söylemek istesem de, makale ve kitaplarından dolayı tam dört sene cezaevinde ve hücrelerde işkence çekmiş birisi olarak öyle paldır küldür söylemem. Zira, kitaplardan nem kapan işgüzar polislerin ve savcıların cirit attığı bir ülkede böyle bir şeyi söylemek bile, halkı ütüye, kravata ve "dolayısıyla devlete isyana teşvike teşebbüsten" senelerce işkencehanelerde yatmaya sebep olabilir. 

    Yukarıdaki paragrafla bu yoğurdu üfledikten sonra konumuza devam edelim. Evet, size, pantolon ütülemeyin demiyorum. Ali nasıl ütülememekte hürse Veli de ütülemekte hürdür. Ama yeter ki "ütüleme hürriyetinizin" perde arkasında kalabalıklara tutsak olmanın, herkeslere kapılmanın zafiyeti bulunmasın! Bunu size yakıştıramam. Evet "size"! Zira "siz"in diğer "siz"lerden ayrı bir özelliğiniz var. Bu yazıyı şu satırlara kadar okumanız, sizin araştırıcı, sabırlı, yeni fikirlere karşı toleranslı ve hatta cesur olduğunuzu gösteriyor. (Belki de sadece vaktinizin boş olduğunu...) Bu satırları sonuna kadar okumaya tahammül edemiyenler ise benim "siz" hitabıma haliyle dahil olamaz. 

    Ne demiştim; size yakıştıramam. Ama eğer pantolon ütülemenizin herhangi bir yasal zorunluluğu var ise,yahut ekmek paranızı terzilikten kazanıyorsanız,yahut makul bir savunmanız varsa; kısacası "herkes ütülüyor da onun için" ütülemiyorsanız, size bir diyeceğim yok. 

    Pantolon ütüsüyle kafanızı iyice ütüledikten sonra sadede gelelim: 

    Rahat ve serbest hareket etmek istiyorsanız, aylığınız masrafınıza yetmiyorsa, hanımınızın iş yükünü bir parça olsun hafifletmek istiyorsanız ve en önemlisi, pantolon ütülemenize mantıki ve tatminkar bir sebep bulamadan sırf kalabalıkların etkisiyle bu işe devam ediyorsanız, haydi biraz cesaret. Satın şu ütünüzü bir hurdacıya! 

    (Edip Yüksel, bu makaleye rağmen, kafasi ütülenmesin diye arada sırada pantolonlarını ütülemektedir!) 

    BEYAZ ADAM, KIZIL ADAMI DİNLESEYDİ!

    Amerika kıtasını işgal eden Avrupalı yağmacılardan yana olduk hep.. Küçüklüğümüzde okuduğumuz Texas, Tommix çizgi romanlarından, seyrettiğimiz kovboy filimlerine kadar her şey, bize kızılderilileri vahşi birer hayvan, Avrupalılarıysa uygar birer insan olarak tanıttı. Okuduğumuz tarih kitapları bile, hep beyaz adamlardan yanaydı. 

    Her nasıl olduysa sonradan daha başka şeyler öğrendik. Meğer, Amerika'yı Kristof Kolomb'tan, Ameriko Vespuci'den çok daha önce keşfeden, yurt edinen anababa bir kardeşlerimiz varmış! Uygar ve kahraman bildiklerimiz; aslında acımasız sömürgeciler, gözleri doymayan katil çapulcularmış. Vahşi ve canavar bildiklerimiz de yurtlarını bu haydutlara karşı kanları pahasına savunan yurtseverlermiş. 

    Aşağıda okuyacağınız mektup, "Duwarmish" Kızılderililerinin reisi SEATTLE tarafından "Washington'daki büyük başkan"a, yani 1853-1857 seneleri arasındaki Amerikan Cumhurbaşkanı Franklin Pierce'ye yazılmıştır. İşte, size, "kafa derisi avcıları" olarak tanıdığımız ve "hugh! voah!" gibi ünlemli bir kaç kelimeden başka bir şey bilmediğine inandığımız kızılderililerin reisinin mektubu... (Bu mektup, Gökyüzü, Ekoloji ve Toplum dergisinin Yaz 87/1 sayısında Altınay Işık ve Özlem Yangın'ın çevirisiyle yayımlandı.) 

    Washington'daki büyük başkan bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir mektup yollamış. Dostluktan söz etmiş büyük başkan...Ama biz sizin dostluğumuza ihtiyacınız olmadığını biliriz. 

    Gökyüzünü nasıl satın alabilirsiniz? 
    Ya da satabilirsiniz? 
    Ya toprakların sıcaklığını? 
    Ağzımdan çıkan sözler yıldızlara benzer, büyük başkan, hiç sönmezler. Bu yüzden söyleyeceklerime güveniniz. 
    Havanın taze kokusuna 
    Suyun pırıltısına 
    Sahip olmayan biri onu nasıl satabilir? 
    Kutsaldır bu topraklar benim ve ulusum için.. 
    Yağmur sonrası ışıltılı her çam yaprağı 
    Denizi kucaklayan kumsallar 
    Karanlık ormanların koynundaki şiş 
    Şakıyan böcekler... 
    Ve bilin ki: Kızılderili adamın anıları 
    Ağaçların özsuyunda saklıdır. 
    Toprak bizim anamızdır. 
    Ve bizim ölülerimiz, bu toprakları unutmaz 
    Geyik, at ve büyük kartal erkek kardeşimizdir 
    Kayalıklar, çayırlar, taylar ve insanların 
    ılık sıcaklığı aynı ailedendir. 

    Washington'daki büyük başkan bizden topraklarımızı istediği zaman bütün bunları istemektedir. Büyük başkan bizim babamız biz de onun çocukları olacakmışız.. 

    Büyük ruh ulusumuzu sever; fakat nedendir bilinmez Kızılderili çocuklarını terketti. Şimdi size makineler yolluyor ve çok yakında beklenmedik yağmurlar sonrası yataklarımıza taşan ırmaklar örneği beyaz adam bu toprakların her karışını dolduracak. Bizler yetim kaldık. Çünkü başka ırklardanız. Çünkü ihtiyarlarımız farklı öyküler anlatırlar. 

    Bilesiniz ki... 
    Derelerin ve ırmakların içinden geçen sular 
    Sadece su değildir. 
    Atalarımızın kanıdır o. 
    Bilesiniz ki bu toprakları size sattığımızda 
    Göllerin ışıltılı sularında 
    Ulusumun öykülerinin anlatıldığını... 
    Çocuklarınıza öğretmelisiniz 
    Suların çıkardığı sesler atalarımın sesidir 
    Irmaklar kardeşimizdir. 
    Bunları çocuklarınıza öğretmelisiniz. 

    Beyaz adam bizi anlamaz 
    Biliriz. 
    Toprak onun kardeşi değil, düşmanıdır. 

    Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam 
    Toprağı çocuklarından çalar 
    Açlığın dünyayı saracak beyaz adam. 
    Ve ardından  koca bir çöl bırakacaksın: 
    Sabahın sisi dağların karnından doğan güneşi görür 
    Ve kaçar. 

    Babalarımızın külleri kutsal topraklara yayılır. Ben Kızılderiliyim ve anlamıyorum. Şehirlerinizi de anlamıyorum. Oralarda sessizlik yok.. Yaprakların seslerini, böceklerin vızıltılarını... kuşların ötüşünü ve kurbağaların şarkılarını dinleyebileceğiniz yerler yok ki oralarda. 

    Bir Kızılderiliyim ve anlamıyorum. Ben gölü yalayarak gelen rüzgarın sesini öğlen yağmurunun temizliğini ve taze çam yapraklarının kokusunu severim. 

    Size bu toprakları satarsak bilmelisiniz ki hava bizim için kıymetlidir. Her şey aynı solunumdan pay alır ve hava tüm canlılar tarafından ortak kullanılır. Bu yüzden onu kirletmeyin. Hava hayatta tuttuğu her şeyle ruhunu paylaşır. 

    Demir at (lokomotif) 
    Öldürüp çürümeye bıraktığınız 
    Binlerce buffalodan nasıl kıymetli olabilir? 
    Nasıl? Anlayamıyorum. 
    Hayvanlar, insanları bıraksa, 
    İnsanlar ruhlarının yalnızlığından ölmez mi? 
    Hayvanların başına gelen, insanın da başına gelecek. 
    Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecek. 

    Çocuklarınızın ayak bastığı bu toprakların, atalarımızın külleri ile örtülü olduğunu anlatmalısınız. Çocuklarımıza bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretin.. Toprak bizim anamızdır. Ve toprağa tükürülmez. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece.. 

    Beyaz adam neyi satın almak istiyor? 
    Gökyüzü ve toprakların sıcaklığını mı? 
    Koşan antilopların çabukluğunu mu? 
    Biz size bunları nasıl satabiliriz? 
    Ve siz nasıl satın alabilirsiniz? 

    Bir kağıt parçasını imzaladığımız ve beyaz adama verdiğimiz için her şeyi yapabileceğini mi zanneder beyaz adam. Havanın tazeliğine ve suyun pırıltısına sahip değilsek, bunu nasıl satabiliriz size? Son buffalo da öldüğünde onları tekrar nasıl satın alabilirsiniz? 
    Beyaz adam geçici bir iktidardadır ve o kendini her şey zannetmektedir. 

    Bir insan annesine sahip olabilir mi? 

    Günlerimizin kalan kısımlarını nerede geçireceğimiz önemli değil. Çocuklarımız babalarını gururları kırılmış gördüler. Savaşçılarımız utandırıldılar. Yenilgiler sonrası kendilerini içkiye ve yemeye verdiler. Bu yolla vücutlarını uyuşturuyorlar. Birkaç kış ömrümüzün kaldığı bu topraklarda yakında matemimizi tutacak bir tek kişi bile kalmayacak. Ama niye ağlayayım? İnsanlar denizdeki dalgalar gibi gelip geçerler. Biz gidiyoruz ama beyaz adamın da bir gün keşfedeceği şeyi bugünden biliyoruz. Hepimiz aynı büyük ruhtan geliyoruz. Beyazlar da bir gün bu topraklardan gidecektir. Belki de bütün ırklardan daha çabuk. Yataklarınızı zehirlemeye devam edin. Ve bir gece kendi çöplerinizde boğulacaksınız. Bu kader bizim için şu anda bilinmezdir. Fakat biliyoruz ki batışınızda her tarafa parlak bir ışık yayacaksınız. 

    Bütün buffalolar öldürüldükten, yaban atları ehlileştirildikten, ormanların en gizil köşelerine kadar dünya insan kokusu ile dolduğunda sevimli tepelerin görüntüsü konuşan tellerle kirletildikten sonra... Bir bakacaksınız ki... Gökteki kartallar yok olmuş. Hızlı koşan taylara elveda demişsiniz. Bu ne demektir, biliyor musunuz? Bu, yaşamın sonu ve sadece daha fazla hayatta kalmanın başlangıcıdır. Büyük ruh, bizim, hayvanlara ve Kızılderililere sahip olmamızı istedi. Herhalde bunun özel bir anlamı vardır fakat henüz bilemiyoruz. 

    Biz (kardeşlerininkinden ne kadar farklı olursa olsun) her insanın istediği gibi yaşamasını savunuruz. Eğer biz teklifinizi kabul edersek, bu sadece yeni toprakları güvence altına almak için olacaktır ve orada son günlerimizi rahat ve huzurlu geçirebiliriz belki. 

    Son kızılderili de bu topraklardan gittiği gün ve onun hatırası yalnız bir bulutun sonsuz çayırlar üzerindeki gölgesi olarak kaldığı zaman, atalarımızın ruhu da bu kıyılarda ve ormanlarda yaşamaya devam edecektir. 

    Size bu topraklarımızı sattığımız zaman siz de onu bizim sevdiğimiz gibi seviniz, onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz. Ve onu bugün bulduğunuz gibi hatırlayınız. Bu toprakları ve üzerindeki canlıları çocuklarınız için koruyunuz. Çünkü bu dünya kutsaldır. Beyaz adam bile ortak kaderimizden kaçamaz, belki biz hepimiz kardeşiz, bunu zaman gösterecek. 

    *** 

    Ne yazık ki beyaz adam, kızıl adamı dinlemedi; kendini her şey zannetmeye devam etti. Yeri, göğü kirletti, denizi kirletti, hatta şimdi diğer gezegenleri de kirletmek istiyor. Yüzelli sene önce buffaloları imha eden beyaz adam, sonra ateş çubuklarıyla kızılderilileri yok etti ve nihayet atom bombalarıyla yüzbinlerce insanı, çoluk çocuk demeden katletti. Hayvanların başına gelen insanların başına da geldi. 

    Beyaz adam, kızıl adamın söylediği gibi toprağa düşman oldu. Aç gözlülüğü dünyayı sardı. Ahtapot kollarını Afrika'ya, Asya'ya, Antartika'ya uzattı. Beyaz adam her şeyi satın almak istedi. Nitekim zencileri alıp sattı; doymadı, beyaz kadınları alıp sattı; yine doymadı, kendi kendini sattı. 

    Şimdi beyaz adam kendi çöplüğünde boğuluyor. 
    Evet, beyaz adam, geçici bir iktidardadır; fakat kendini herşey zannetmektedir. 

    Tüm bunları, yüzelli sene önceden bilen kızılderili reis, bir kahin değildi. Sadece, ülkesini işgal eden beyaz adamı gayet iyi tanımıştı! 

    Ah, beyazı kirleten beyaz adam ah! 

    Sen, her şeyi kirlettiğin gibi dünyanın dört bir yanına saldığın Tommiks, Teksaslarınla çocukların tertemiz beyinlerini de kirletmeğe çalıştın. Kağıdı kirlettin, beyinleri kirlettin. 

    Ah, beyaz adam sen ne kadar da karaymışsın! 

    (Edip Yüksel, bu makaleyi yazdıktan bir yıl sonra Amerika'ya göçetmek zorunda kaldı.) 
     

     
    KABAK HAZRETLERİNİ SEVMEMEK

    Geçim sıkıntısının, halkımızı düşünemez bir hale soktuğu böyle bir dönemde, düşünce özgürlüğü konusunda özeleştiri getirmek zamansız görülebilir. Ancak, halkımız, tüm gücünü kafasında yoğunlaştırıp, özgürce düşünmeyi öğrenmedikçe ne geçim sıkıntısından ne de can sıkıntısından kurtulamıyacaktır. Denenmiş ve kanıtlanmış bir realitedir ki, düşünme yeteneğini ve özgürlüğünü yitiren bir halk, sürekli aldanmaya ve sömürülmeye mahkumdur. 

    Aç ve perişan bırakılmış yığınların bu durumdan kurtulmasının biricik yolu, sahip bulunduğu en değerli nesne olan beynini kullanmaya azami çabayı harcamasıdır. Aksi taktirde, dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi bir süper uşağını yahut bir holding buldoğunu işbaşına getirir. Yaptığına pişman olunca, bu sefer bir başka uşağı seçer. Hatta bazan en vahşi diktatörleri, en yaman katilleri alkışlarla devletin başına geçirir. 

    Halk düşmanları, halkın düşünme yeteneğini randımanlı kullanmaması için bir çok uyuşturucu veya azdırıcı hünerlere sahiptirler. Halkı, sağlıklı düşünmekten alıkoyacak her şey açıkça veya gizliden gizliye desteklenir. Yalan, yalan, yalan, piyango, toto, kumar, danışıklı dövüş, eşkiya, anarşist, sahte rekabet, aynı patrona bağlı muhalefet, hurafe ve hikayelerden oluşan diyanet, uydurma cinsel sapıklık haberleri, zam, zam, zam, film, film, film, şarap, votka, viski, şampanya, hafif müzik, ağır müzik, reklâm, reklâm, reklâm... Ve tüm bunlara rağmen hala düşünenler olursa Devlet Güvenlik Mahkemeleri kanalıyla CEZAEVİ... Cezaevinde de düşünmeye devam ederse: Hücre. Orada da düşünmeye devam ederse: Karışmaz. Zira artık demokrasi ve düşünce özgürlüğü vardır. 

    Vatandaşlarına, ancak cezaevinin karanlık ve rutubetli hücrelerinde düşünme özgürlüğü tanıyan bir cennet ülkenin vatandaşı olduğum ve aylarca fareli hücrelerde düşünebilme özgürlüğünü tattığım için Anayasamızın 19. maddesinden yararlanan şanslı kişilerdenim. 

    Bu pek kısa olmayan girişten sonra gelelim asıl konumuza... 

    Acaba biz müslümanlar, 141, 142 ve 163. maddelerin kaldırılmasını isterken gerçekten samimi miyiz? Çoğumuzun hayalindeki düzende gerçekten düşünce özgürlüğü olacak mı? Ben şahsen, birçok dindar müslümanın arzuladığı sistemde fikir ve inanç özgürlüğünün bulunduğundan kuşkuluyum. Hatta daha açık söyleyeyim: Birçok dindar kişinin arzuladığı sözde ilahi nizam, despot bir diktatörlükten ibarettir. 

    Emevi, Abbasi ve Osmanlı imparatorluklarında egemen güçlerce, Kur'ani ilkelerden saptırılarak biçimlendirilen ve günümüze kadar cilt cilt kitaplarla ulaşan geleneksel atalar dininde, insanların inançlarından, yahut dini ibadetlerinden ötürü zindanlara atılması, hatta kellelerinin uçurulması, adeta İslam'ın şartları arasına sokulmuştur. 

    Kabak sevmemenin bedeli: 

    Bazı dini kitaplarda, Eb-u Hanife'nin talebesi Eb-u Yusuf'un takvasını övmek için bir olay anlatılır. Bu olayı naklettikten sonra, bu kitaplardan İslam'ı öğrenen insanların takva sahibi olmak için neler hayal edebileceklerini siz hayal edebilirsiniz! 

    Rivayete göre, İmam Eb-u Yusuf ile bir cemaat yemek yiyorlarmış. Sofrada kabak varmış. Adamın teki, her ne hikmetse, peygamberimizin kabağı çok sevdiğini söylemiş. Bunun üzerine, sofrada bulunanlardan birisi de "ben de kabak sevmiyorum" deyivermiş. İmam Eb-u Yusuf hemen celallenmiş ve "sen misin bunu diyen" diyerek bir kılıç ve bir muşambanın acele getirilmesini emretmiş. Neyse ki kabağı sevmeyen adam, yalvarıp yakarmış, bu sözleriyle peygambere saygısızlıkta bulunmayı kasdetmediğine yemin billah etmiş de kellesini muşamba üzerine kan revan içinde düşmekten güç bela kurtarmış! (1) 

    Kabak hazretlerini sevmemenin bile mürtedlik, yani dinden çıkış için bir sebep görüldüğü ve dinden çıkanın dine girmedikçe kanının mübah kabul edildiği bir zihniyetin fikir özgürlüğünden söz etmesini Türkçede hangi kelimeyle tanımlayabiliriz? 

    Kur'an: mehcur bırakılan, dinlenilmeyen kitap! 

    Kur'an-ı Kerim, inanç konusunda kişilerin zorlanamıyacağını çok açık bir ifadeyle belirtir: 
     

    "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur." (2:256) 

    "Rabbin isteseydi yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları mümin olmaları için zorlayacaksın! (10:99) 

    "Sen öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde bir diktatör değilsin!" (88:21-22) 
     

    Ne var ki tüm bu açık ayetlere rağmen Emevi, Abbasi ve Osmanlı ruhbanları, "mürted, dine dönmezse öldürülür." yalan ve iftirasını müslümanların inançları arasına sokabilmiştir. Allah'ın tüm insanlara verdiği din seçme özgürlüğünü, müslüman ana babadan doğanlara tanımayan ve onları kılıç zoruyla İslam'a davet eden bir zihniyet elbette Kur'andan rahatsız olur ve uydurma rivayetleri ona tercih eder. 

    Dinde zorlamayı reddeden ayet-i kerimeler, gerek dine girmek ve gerek dinden çıkma konusunda genel bir özgürlük getirmesine rağmen bu özgürlük, İslam tarihindeki bazı uygulamalar yanlış yorumlanarak kısıtlanmıştır. 

    Savaşmayan mürted öldürülmez! 

    Nisa suresinin 89 ve 90. ayetleri, Medine döneminde bir kabilenin dinden dönmesini konu edinir. Bu dinden dönenlerin, müslümanlarla savaş halinde olan düşmanla işbirliği yaptıkları taktirde öldürülmeleri gerektiği, aksi taktirde onlarla barış içinde kalınması emredilir. Nisa suresinin 90. ayeti, mürtedlerin, inançlarını değiştirmelerinden dolayı değil de savaşta saf değiştirmelerinden ötürü öldürülebileceğini açıkça beyan eder. 

    Ne var ki hurafeler, bidatlar ve tahrifatlardan oluşan resmi dinleri topluma zorla kabul ettirmenin en kestirme yolu, "dinden dönmenin cezasının ölüm olduğunu" halkın inancı arasına sokmaktır. Sadece bu tek tahrifat sayesinde, toplum üzerinde müthiş bir baskı kurulabilecekti. Nitekim bu karanlık dönemlerde, resmi dinin bazı maddelerine inanmayanlar, hemen sapık ve mürted olarak damgalanır ve tövbeye çağrılırdı. Onurlu kişiler, bazan zindanlarda bazan da meydanlarda işkenceler altında can verirdi. Bu zulmün bir uzantısı olarak, saltanat yönetimlerinin "alim" payesi verdikleri bazı dalkavuklar, kendi şahıslarını da bir inanç maddesi haline getirmişler ve ilmihal kitaplarına şu maddeyi sokmuşlardır: 

    "Alime alimcik diyen kafir olur." (2) 

    İlmihal kitaplarına göre, bir müslüman, yönetimce "alim" diye empoze edilen bir kişiye "alimcik" derse, yahut hakaret ederse mürted olacaktır ve eğer sözünü geri almazsa "alimlerin" ittifakıyla öldürülecektir. Kimbilir nice yiğitler, dalkavuk cahillere "alimcik" dedikleri için kellelerinden olmuşlardır?! 

    Namazı terkeden hapse mi atılır kellesi mi uçurulur? 

    Her ne hikmetse, hemen hemen her konuda olduğu gibi böyle önemli bir konuda da alimlerimiz ihtilaf etmiştir. Kimisine göre namazı terkeden hapsedilir, kimisine göre de gözünün yaşına bakılmayıp öldürülür. Her konudaki ihtilafları "rahmet" olan alimlerimiz, bol bol ihtilafa düşerek bol bol rahmete vesile olmuşlardır! 

    Ne var ki Mufassal, Mübin ve Tamam olan Kur'an-ı Kerim (6:19,38,114-116), yaklaşık 90 ayette namaz kılmaktan ve kılanlardan söz ettiği halde hiç bir yerde, kılmayanlara, dünyada verilecek cezadan yahut onları namaza zorlamaktan bahsetmemektedir. Kız çocuklarını Allah'a, erkek çocuklarını insanlara ayıran zihniyet, burada da arzı endam eder. 

    Rabbimiz, bir İslam yönetiminin dünyada vermesi gereken tüm önemli cezaları, mufassal (detaylı) olan Kitabında belirtmiştir. Kur'an'da, İslam yönetiminin uygulaması için biçilen suçlara dikkat ettiğimiz vakit bu suçların tümünün kamu ve birey hukukuna zarar veren suçlar olduğunu görürüz. Kur'an-ı Kerim, Allah'a karşı işlenen suçlara bizim ceza vermemizi emretmiyor; hatta vermememizi emrediyor. 

    Allah'a karşı işlenen en büyük suç, Allah'a şirk koşmak olduğu halde, şirk koştuğu için bir insana baskıda bulunmaya hakkımız yoktur. Namaz da sadece Allah için kılınan bir ibadettir. Namaz, sadece Allah'ı anmak için kılınır (20:14). Eğer bir kişiyi zorlarsanız,  o kişi Allah için değil, sizin için namaz kılacaktır. Böylece, namaz kılmayarak büyük günah işleyen bir kimseyi, riya ve hatta şirk'e kadar sürüklemiş ve onu münafıklık yapmaya zorlamış olursunuz. 

    Nitekim, bu baskıların uygulandığı dönemlerde zorlama ile namaz kılan insanlar, namazın ruhundan uzaklaşmış ve camiler bir sürü münafıkla dolmuştur. Yine aynı dönemlerde, kalben mürted olduğu halde ölüm korkusuyla bunu ilan edemiyen kişiler çoğaldıkça çoğalmış ve insanlar adeta münafıklığa sevkedilmiştir. Bundan dolayıdır ki müslüman toplum kısa sürede içten içe dejenere olmuş, ortalığı cehalet ve kör taklitçilik istila etmiştir. Kişilerin putlaştırıldığı, dalkavukların profesyonelleştiği bu dönemlerde; aklını kullanarak Allah'ın son mesajını gündeme getiren kişiler, yalan ve iftiralarla hakaret ve zulme uğramışlardır! 

    Bazı kişilerin namaz kılmayışının topluma kötü örnek olduğunu iddia ederek cezalandırılması gerektiğini ileri sürenler, İslam toplumunu aptal bir koyun sürüsüne benzetenlerdir. Bu zihniyet sahipleri Kur'an'daki apaçık ayetlere rağmen (17:36) insanları sürekli körü körüne taklitçilğe çağırdılar. Değişik görüş ve düşüncelere sahip olanların boynuna yaftalar taktılar. Onları bazan kırbaçlara, bazan da keskin kılıçlara havale ettiler. 

    Yüzyıllarca süren bu saltanatçı afaroz kurumu, koyun sürüsü haline getirdiği insanları düşünmeye akletmeye ve araştırmaya düşman etmiştir. Dindarından dinsizine, yöneticisinden yönetilenine, tüm halkımızın neredeyse genetik yapısına işlemiş bulunan bu despot tavrın, tarihe karışmasını umarak düşünce ve inanç özgürlüğünün gerçekleşmesini tüm gönlümle arzuluyorum. 

    Eğer siz, bir insanın kabak sevmemesini, yahut alime alimcik demesini, yahut dilediği dini seçmesini, ölümü gerektiren bir suç olarak görüyorsanız, lütfen düşünce ve inanç hürriyetinden söz etmeyiniz. Çünkü size kimse inanmaz. 

    Makalemi, düşünce özgürlüğünü son derece veciz bir biçimde özetleyen bir ayetle bitirmek istiyorum: 
     

    "Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın, kendilerini doğru yolu ilettiği kimselerdir ve onlar akl-ı selim sahipleridir." (29:18)
    1) Ehl-i Sünnet İtikadı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Bedir Yayınevi, sa: 80 
    2) A.g.e., sa: 95 

    (Edip Yüksel kabak tatlısını çok sever.)
     
     

    YALANKOLİZM

    Çoğumuz, yalandan hoşlanmadığımızı iddia eder ve yeri gelince, yalanın ve yalancılığın aleyhinde mangalda kül bırakmayız. Ne var ki bizzat o sözlerimizle yalan söylemiş oluruz. 

    Şöyle bir kendimize ve çevremize baktığımızda yalanla içiçe olduğumuzu ve hatta yalanı pek sevdiğimizi göreceğiz. 

    Daha beşikteyken, analarımızın masallarıyla tanıştığımız ve alıştığımız yalanı, çocukluk dönemimizdeki oyunlarla pekiştiririz. 

    Sonra, 

    Sonra mı? Alkol gibi, sigara gibi alıştığımız yalanı, satınalmaya başlarız. Para vererek aldığımız yalanın dozu arttıkça hayatımızın her alanında onu arar oluruz. 

    Yalanın Tarihçesi 

    İnsanlık tarihinin her döneminde "yalan" alışkanlığının mevcut bulunduğunu ve yalancıların, en değerli kişiler olarak toplumun bir çok kurumunda etkin olduğunu görürüz. 

    Falcılar, büyücüler, kahinler, en eski topluluklarda bile yalankolizmin ne derece ilerlemiş olduğunu kanıtlar sanırım. 

    Yunan medeniyetinde ise, zengin çocukları, en gözde bilim dalı olan yalanoji ve demagojiyi öğrenmek için senelerce felsefecilerden ders almaktaydılar. 

    Araştırma olanağımız olsaydı, kralların, şahların ve padişahların en yakınlarında bulunan kişilerin birer dalkavukluk ve yalan uzmanı olduğunu belirleyebilirdik. 

    Peygamberlerin karşısında yenilgiye düşen "yalan" ın, kısa bir süre sonra peygamberlerin tebliğatına da bulaştırıldığını hayret ve dehşetle görürüz. 

    Musa Peygamber  adına uydurulan sözleri ve hahamların palavralarını içeren kitapları Mişna külliyatı olarak derleyen yahudiler, böylece dindar halkın yalan ihtiyacını karşılamış oldular. Bu kadarla yetinmeyerek Tevrat'a da yalanlar sokmaya çalıştılar ve ne yazık ki yalan uzmanları bunda başarılı oldular. 

    Yalanın, dini çevrelerdeki tezahürü enteresandır. Çünkü yalancılar, dini kitaplara soktukları sözlerle, çok büyük bir çoğunluk tarafından saygı görmüşler ve mumlarını yüzyıllarca yakabilme avantajı yakalamışlardır. 

    Dini konular, bu yüzden, yalancılar için tarih boyunca cazip bir alan olmuştur. Nitekim İsa Peygamberden çok kısa bir süre sonra yüzlerce uydurma İncil ortaya çıkmıştır. Bu uydurma ve yalan enflasyonunun büyük çelişkilere ve kargaşaya yol açtığını farkeden papazlar, milattan 325 sene sonra dini yalanları sınırlamaya çalışmışlardır. 

    İncil'e yalan katımının sınırlanması, yalan uzmanlarını durdurmamış, aksine, onları, toplumun yalan ihtiyacına değişik bir biçimde karşılık vermeye yöneltmiştir. Nitekim, bu hareketin sonucunda, yalanlarla dolu bir sürü İncil tefsirleri -yorumları- ortaya çıkmıştır. 

    İslam tarihine gelince... 

    Kur'an, kıyamete dek korunacağına dair bir ilahi garantiye sahiptir. Yalanlarını Kur'an'a sokamıyan yalanoglar, halkın yalan ihtiyacına cevap vermek amacıyla "hadis" üretmeye başlamışlardır. "Uydurma" hadislerin yanında "doğru" hadislerin ne kadar azınlığa düştüğünü, Buhari'nin itiraflarından çıkarabilirsiniz. Buhari, kitabına aldığı yedibin ikiyüz hadisi, altıyüz bin hadis içinden seçtiğini söylemektedir. 

    Emeviler döneminde, yalanları, dini kıssalar ambalajıyla cami kürsülerinde halka takdim eden kıssacılar, servet, popularite ve saygınlığa nail olmuşlardır. Halka yalan yetiştirmekte bir ara güçlük çekmeye başlayan ruhbanlar, Yahudilerin israiliyatından, Yunan mitolojisinden ve Budist menkıbelerinden de büyük ölçüde yararlanmışlardır. 

    Yalanoloji, Emevilerden sonra Abbasiler ve Osmanlılarda da en gözde meslek olmuştur. Bu dönem, sarıklı ve sakallı yalanogların artık ustalaştıkları dönemdir. Astroloji ve simya gibi yalanoloji temeli üzerine kurulmuş "bilim" dallarında seri üretim yapılmasına rağmen, üretimin çoğunluğu yine dini konularda gerçekleşmekteydi. 

    Gerçi, artık çok büyük boyutlara varan yalan mirası, yeni yalanlar üretmeyi gerekli kılmıyordu; ama arada bir yeni yalanlar değişiklik yapıyor, toplumun kültür hayatına renk katıyordu. 

    Yalan sanayisinde devrim 

    Sanayi devrimi, yalan sanayisini de etkiledi. Eski metod üretim yerine,daha ustalıklı yalanlar, daha da hızlı üretilmeliydi. Nitekim, matbaanın icadından bu yana yalan katkılı kitaplar milyarlarca basıldı, basılıyor... 

    Yalanın dozajı artık toplumu tatmin etmiyordu. Bunu farkeden uzmanlar, hemen yüzde doksan, hatta yüzde yüz yalandan oluşan üretime ağırlık verdiler. Artık, yalan katkılı kitaplarla birlikte, resmen yalan kitaplar yayımlanmaya başladı. 

    Halkın ilgisi, beklenenin de ötesindeydi. Romanlar, tür olarak dünyanın en çok satan kitapları oldular. Romanlarda anlatılanların büyük çoğunluğunun hayal ve yalan olduğu bilindiği halde parayla satın alınıyordu. Artık ne üretici, ne de tüketici, yalanları ambalajlayarak kamufle etme gereğini duymuyordu. Aslında bu, yalanoloji açısından bir nitelik kaybıydı. Zira eskiden yalanlar ambalajlandığı için daha tatlı oluyordu. Yalanların topluma takdiminin bile yalanla olması, kaliteyi arttırıyordu. 

    Çağımız bir çok şeyi yozlaştırdığı gibi yalanı da yozlaştırmıştı ve bazı yalanlar, artık doğrudan doğruya "bu yalandır" diye doğru bir biçimde sunuluyordu. Bu yeni takdim biçimi, özellikle roman, film, tiyatro gibi alanlarda başarılı oldu. Bunun üzerine, bu "harbi yalan" üretimini teşvik için, en ustalıklı yalanları yazanlara ve en yalan mimik ve davranışları sergileyenlere ödüller verilmeye başlandı. 

    Astığı astık, kestiği kestik kralların, yalan söylemeğe pek ihtiyaçları yoktu. Sadece yalan dinlemeğe ihtiyaçları vardı. Ama demokrasi adı verilen sistem benimsenince, bu sistemin yalan sanayii için çok elverişli olduğu anlaşıldı. Artık hangi vatandaş daha usturuplu yalanlar atıyorsa, daha artistik pozlar veriyorsa, kral ve kralcık seçiliyordu. Kral ve kralcık adaylarının modern olanaklarla yalanolojiye kazandırdıkları boyut kayda değerdi: Artık en büyük rekabet yalan sanayisindeydi! 

    İnsanlık tarihinin en eski mesleklerinden olan yalanoloji, çağlar boyu kazandığı deneyimlerle çok ustaydı. Birer yalankolik haline gelen çağdaş insanın gereksinimini karşılamak üzere bu "bilim" modernize edildi. 

    Sinemada arz-ı endam eden modern yalan sanayii, televizyonun yaygınlaşmasıyla beraber artık altın çağını yaşıyor. 

    Televizyon, programlarının önemli bir bölümüyle toplumun yalan ihtiyacını karşılamak için seferber olmasına rağmen halkın bir kısmı, yalana doymamaktadır. 

    Doğru haber vermeye çalışan gazetelerden allerji duyan aşırı yalankolikler, hangi gazeteler en büyük, en çok ve en orijinal yalanlar üretiyorsa o gazeteleri okumaktadır. 

    Artistiyle, şarkıcısıyla, politikacısıyla, şairiyle, yazarıyla, çizeriyle, işçisiyle, patronuyla, imamıyla, papazıyla... hasılı her kesimiyle yalan üreten ve yalan tüketen bir yalan dünyada yaşıyoruz. 

    Ve bu dünyada doğru kalmak, doğrulara tabi olmak zor mu zor, hem de çok zor! 

    BİR YAYLA ÖYKÜSÜ

    Ben yedi-sekiz, sen dokuz-on yaşlarındaydın. Biz yaylada, babamız İstanbul'da idi. Arada bir bize güzel hediyeler gönderirdi. O hediyelerin bana verdiği mutluluğu hayatımın hiçbir devresinde tatmadım. Hatırlarsın, alttan basmalı bir oyuncak televizyon bizi nasıl renkli alemlere götürüyordu. Hele o birinci hamur, rengarenk cam kapaklı Hayat Ansiklopedisini hayranlıkla seyredişimiz, sahifelerini incitmeden çevirişimiz, dikkatimizi ilk çeken çoban kılığına bürünmüş kurt posterinden dolayı Ansiplopediye, "kitapba güri" yani "kurt kitabı" deyişimiz yok mu, gerçekten güzel ve tatlı anılardı. 

    İşte yine böyle tatlı bir günü yaşıyorduk. Babamız, hayal ülkesi İstanbul'dan bize yine hediyeler göndermişti. Çevredeki çocukların kıskançlık dolu bakışlarına, aldırış etmeksizin sevinçten uçuyorduk. Nasıl sevinmezdik? Tek oyuncakları; bezden, çaputtan yapılmış korkuluk gibi bebekler, yahut ta karpuz kabuklarından yapılmış tekerlekli arabalar olan bizler, tekniğin nimetlerinden, çağın getirdiği yeniliklerden asırlarca uzak olan bizler, köyün çocukları... Dağların çocukları.... Hatırlıyorum. Köye bir cip veya bir pikap geldiğinde tüm çocuklar koşuşur onu karşılardık. Bir kaç metre öteden hayranlıkla, saatlerce seyrederdik. Yaklaşamazdık. Belki bize çifte atar sanıyorduk. Belki de sahibinden çekiniyorduk. İnanmazsın ama köy yolunda tozu dumana katarak giden bir otomobilin peşinden koşar, o tozun içinde kaybolur ve bundan garip bir zevk alırdık. 

    O zamanlar yaylaya at ve katırlarla giderdik. Hatırlarsın. Upuzun bir konvoy... Tam bir gün süren bir kervan yolculuğu... Köylerden geçerken molalar verirdik. Mükellef ziyafetlerle karşılanır, saygıyla uğurlanırdık. Dedemiz o bölgenin en saygın kişisiydi. Vilayetteki tüm halkın dert babasıydı. Anlaşmazlıklarında hakemlik yapar, sorunlarına çözümler bulurdu. 

    Evet, tatlı bir günümüzü anlatıyordum. Yaylada geçen o ilginç olaydan bahsedecektim. Ama o yayladaki tabii hayatın tabloları gözümün önünde canlandıkça, o sopsoğuk suları, tertemiz havayı hatırladıkça büyük bir özlem hissediyorum. Ne kadar mutluyduk değil mi o volkanik kayaların arasında oynarken? Boyumuzun birkaç misli yüksekliğindeki kayaların üzerine çıkıp onu kamyon olarak tasavvur edişimiz, kendimizi şoför yerine koyuşumuz, ne güzel anlardı. Karpuzlarımızı hep o kayaların zirvesinde yerdik değil mi? Bazen on-onbeş çocuk, yanımıza bir kuzu, kazan, yağ, kapkacak alır yayladan birkaç kilometre ötedeki pınarlara giderdik. Bir gün boyunca biz bize eğlenir piknik yapardık. Piknik demezdik buna, "geşt" derdik. "Yarın geşte gidiyoruz" diye bir karar alındı mı ertesi sabah erkenden uyanır payımıza düşen malzemeyi temin ederdik. Unutmuyorum. Kızlar ve erkekler ayrı ayrı yerlere giderdik. "Geşt" için aynı yere gitmek istesek de günlerimizi ayırırdık. Velhasıl unutulmaz günlerdi o günler... Sözle anlatılamayacak kadar mutlu ve renkli bir yaşantıydı. 

    İşte bu yaşantımızı daha da renklendiren hediyeler, oyuncaklar gönderiyordu babam. Bu seferki hediyelerin arasında garip bir alet vardı. Kadınlar, erkekler, bilumum yaylalılar bu nesnenin ne olduğunu merak ediyorlardı. Biliyorsun; bizim aile, kapalı ancak çok kalabalık bir aile idi.. Dedeler, nineler, dayılar, amcalar, teyzeler, kaynanalar, yeğenler, enişteler, gelinler, damatlar...Bunlara ilaveten kadın ve erkek hizmetkarlar ile birkaç yüz kişilik bir aile.. Hemen hemen herşeyleri ortak bir sülale... 

    Sanırım birçok kişi bu garip hediye hakkında fikrini beyan etti. Birbirinden değişik tarifler ve teklifler yapılıyor, hatta tartışılıyordu. Bunları detaylarıyla hatırlamıyorum. Sonunda bir kadının fikri makul karşılandı. İttifak edildi. Meğerse bu nesne bir kadın ziyneti, bir süs imiş. Hemen kadınlardan birisi senin saçlarını arkaya doğru topladı. At kuyruğu gibi bağladı. Herkesin meraklı bakışları arasında o işlemeli, rengarenk nesneyi kurdela gibi oraya sımsıkı bağladı. Her ne hikmetse açılıp kapanan bir ziynet idi. En uygunu onu açık olarak bağlamaktı. Nitekim öylece uyguladılar. Herkesin hayran bakışları arasında sen dışarı fırladın. Zıplayarak koşuyor, sevinçten oynuyordun. Başına bağlı o kocaman nesne ise bir o yana bir bu yana sallanıyor, adeta dansediyordu. Fakat hiç devrilmiyordu. Demek ki çok sıkı ve ustalıklı bağlanmıştı. Tüm bakışlar senin üzerinde, tüm çocuklar sana imreniyordu. Bu sevinç ve bu hayran bakışlar uzun sürmedi. Biraz sonra senin başındaki bu nesneyi kahkahalarla söktüler. Büyük bir hata etmişler. Medeniyeti gören birisi varmış. İşte o seni bu halde görünce o nesnenin neye yaradığını tüm bilgeliğiyle söylemiş. Meğer o mikadan mamul nesne, kapalı çarşıda turistlere satılan bir yelpaze imiş. Yelpaze de rüzgar estirmeye yararmış. 

    İşte yayladaki bir yelpazenin hikayesi...